Haber Merkezi
Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde Rozerin Yaşa tarafından hazırlanan “Öğretim Elemanlarının Görüşlerine Göre Üniversite Özerkliği ve Akademik Özgürlük” başlıklı doktora tezi önemli bulgulara ışık tuttu.
Kısa Dalga’dan Gülseven Özkan’ın haberine göre; çalışmada, akademisyenlerin bilimsel çalışmalarını yürütürken, ders verirken ve düşüncelerini açıklarken karşılaştıklarını belirttikleri sorunlar ortaya konuldu. 2024 tarihli araştırmada, üniversitelerin mali, yönetsel ve akademik özerkliği ile akademisyenlerin bilimsel özgürlüğü, eğitim ve öğretim özgürlüğü, istihdam koşulları ve düşünce ve ifade özgürlüğü ele alındı. 2026 tarihli Mersin’deki üniversitelerde yapılan akademik çalışma da bu bulguları destekledi.
“Üç kere yutkunup ondan sonra konuşabiliyorum, bazen de hiç söyleyemiyorum” diyen akademisyenlerin akademik özgürlük deneyimlerinin kısıtlandığı görüldü.
Akademisyenler; derslerinde ve yayınlarında kendilerini sansürlediklerini, siyasi konularda eleştiri yaparken soruşturma riski hissettiklerini ve kadro güvencesiyle ilgili sorunlar yaşadıklarını anlattı.
Bir akademisyen, “Hepimiz kendimize otosansür uyguluyoruz, yani anlattığımız derslerde, yayınlarımızda otosansür uyguluyoruz” ifadelerini kullandı. Araştırmada siyasi baskı, korku ortamı, liyakatsizlik, yetersiz bütçe ve üniversitelerin yönetimine katılamama öne çıkan sorunlar arasında yer aldı.

MERSİN’DE 10 KİŞİ İLE GÖRÜŞÜLDÜ
Bu bulguları destekleyen başka bir araştırma ise Kanarya Gaye Öner’in Bahçeşehir Üniversitesi’nde hazırladığı “Yükseköğretimde İptal Kültürü ve Akademik Özgürlük: Akademisyen Deneyimlerine Dayalı Nitel Bir Araştırma” başlıklı tez oldu. Nisan 2026’da kabul edilen çalışmada, Mersin’deki bir devlet ve bir vakıf üniversitesinde görev yapan beş akademisyen ve beş yönetici olmak üzere toplam 10 kişiyle görüşmeler yapıldı.
Araştırmada, akademisyenlerin söyledikleri sözler veya sosyal medya paylaşımları nedeniyle hedef alınabileceklerini düşünerek kendilerini sınırlayabildikleri belirtildi. Bu çekincenin yalnızca açık bir yasak veya resmi yaptırım karşısında değil, tepki görme ve sözlerinin daha sonra kendilerine karşı kullanılma ihtimali nedeniyle de ortaya çıkabildiği aktarıldı.
“KENDİMİ SANSÜRLÜYORUM”
Görüşmelerde bir akademisyen “Kendimi sansürlüyorum” dedi. Aynı kişi sosyal medyada bir içeriği beğenmekten bile kaçındığını, “Beğenme butonuna basmaktan bile kaçınıyorum” sözleriyle anlattı. Başka bir öğretim üyesi ise, karşı karşıya kaldığını düşündüğü durumu, “Ya susacaksın ya da cezaya razı olacaksın” diyerek ifade etti.
Araştırma katılanlardan bir akademisyenin “Ekonomik sebeplerden dolayı konuşamıyorsunuz” sözleri de yaşanan çekincelerin geçim ve iş güvencesiyle ilişkisini ortaya çıkardı. Tezde, akademisyenlerin tepki görme veya işlerini kaybetme endişesiyle görüşlerini açıklamaktan vazgeçebildiği, ifadelerini yumuşatabildiği ya da tartışmalı konulardan uzak durabildiği belirtildi.
SOSYAL MEDYADAKİ TEPKİLER SORUŞTURMA VE GÖREV KISITLAMALARINA DÖNÜŞEBİLİYOR
Araştırmada sosyal medyada bir sözün veya davranışın gündeme taşınmasının ardından gelişen tepkilerin, bazı durumlarda üniversite yönetimlerinin devreye girmesiyle kurumsal boyut kazanabildiği aktarıldı. Katılımcıların anlatımlarında idari soruşturmalar, derslerin alınması ve görevlerin sınırlandırılması gibi deneyimlere yer verildi.
Çalışmaya katılan bir akademisyen, “Hakkında soruşturma açılıyor” sözleriyle kurumsal sürece dikkat çekti. Başka biri, bir akademisyenin yaşadığı durumu “Dersleri elinden alındı” ifadesiyle anlattı. Akademisyenler, “Bu açık bir mobbingtir. Ders sizden alınıyor…” dedi.

“İŞLEMEYECEKSİN BU KONULARI”
Araştırmada akademisyenlerin kendilerini sınırladıkları da görüldü. Bazı katılımcılar, belirli konuların sınıfta ele alınmasının tepki veya şikayetlere yol açabileceği endişesini dile getirdi.
Bir akademisyen derslerdeki sınırlamaları “İşlemeyeceksin bu konuları diyorlar” sözleriyle anlattı. Başka katılımcı konuya yönelik toplumsal çekinceyi, “LGBTQ büyük bir tabu” ifadesiyle anlattı.
Başka bir akademisyen, sınıfta söylenenlerin farklı biçimde aktarılabilmesi ihtimalini “Bir cümle gün sonunda bine dönüşebiliyor” sözleriyle anlattı.
Araştırmada bazı akademisyenlerin tepki görmemek için ders anlatma biçimlerini değiştirebildikleri de aktarıldı. Bu durumun, öğretim elemanlarının bilimsel ve pedagojik tercihleri üzerinde baskı oluşturabileceği belirtildi. Tezde ayrıca, öğrencilerin notlar veya şikâyetler üzerinden akademisyenler üzerinde baskı kurabildiğine ilişkin bir akademisyenin “Düşük not veriyorsanız… İptalsiniz” sözlerine yer verildi.
DIŞLANMA, KADRO SORUNLARI VE PSİKOLOJİK BASKI
Çalışmada akademisyenlerin karşılaştıklarını anlattıkları olaylarda; dışlanma, akademik çevrelerden uzaklaşma, kadro ve unvan sorunları, kurumsal güvenin zedelenmesi ve psikolojik etkileride yer aldı. Bir akademisyen, “Güç merkezinin dışında kenarda dışlanıyorum” bir diğer, “Kadro yıllarca çıkmadığını görüyoruz…” dedi.
Araştırmada akademik işbirliğinin zayıflaması, çalışma ortamının bozulması ve üniversiteden ayrılma ihtimali de ele alındı. Bazı katılımcılar, baskı ve dışlanma deneyimlerinin meslektaşlarla işbirliğini zorlaştırabildiğini, kuruma duyulan güveni zedeleyebildiğini ve akademik üretimi etkileyebildiğini anlattı. Bir öğretim üyesi, “Ciddi tükenmişlik, depresyon” diğeri “Psikolojik baskı” olarak özetledi.

ETİK İHLALİN ORTAYA ÇIKARILMASIYLA FİKİRLERİN CEZALANDIRILMASI AYNI DEĞİL
Araştırmada, etik ihlallerin ortaya çıkarılması ve hesap verebilirlik talebinin her durumda haksız sayılamayacağını, ancak eleştiri ile cezalandırma arasındaki sınır belirsizleştiğinde akademik özgürlüğün zarar görebileceğini vurguladı. Araştırmada sosyal medyada başlayan tepkilerin bağlamından koparılan ifadeler, bilgi kirliliği, hedef gösterme ve orantısız tepkilerle büyüyebildiği de ifade edildi. Tezde, kişilerin yalnızca fikirleri nedeniyle cezalandırılmaması, idari kararların kanıta ve açık ilkelere dayanması, farklı görüşlerin tartışılabildiği bir akademik ortamın korunması gerektiği vurgulandı.