Türkiye genelinde açıklanan yeni nüfus verileri, beklendiği üzere artışa işaret ediyor. Bu tablo Mersin için de geçerli. Kent nüfusu büyüyor, merkez daha da yoğunlaşıyor. Ancak istatistiklerin satır aralarında dikkat çeken bir başka gerçek var: köyden kente göç hız kesmiyor, aksine artıyor. Üstelik bu göç dalgasının ana aktörü büyük ölçüde genç nüfus. Bu durum, yalnızca sayısal bir değişimi değil; üzerinde ciddiyetle durulması gereken derin bir sosyolojik kırılmayı da beraberinde getiriyor.
Peki, neden?
Köyler neden boşalıyor, şehirler neden taşıyamayacağı kadar yükleniyor?
Aslında Türkiye’de kırsalı ayakta tutmaya yönelik politikaların geçmişi Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzanıyor. Köy Enstitülerinden tarımsal kooperatiflere, destekleme alımlarından kırsal kalkınma projelerine kadar uzun bir tarihsel çaba söz konusu. Daha yakın dönemde ise, özellikle 2000’lerin ortalarından itibaren “kentten köye göçü teşvik eden modern politikalar” devreye alındı. Genç çiftçi destekleri, hayvancılık hibeleri, kırsal kalkınma fonları… 2010’ların sonu ve 2020’lerde bu politikalar daha görünür hâle geldi. 2025–2026 dönemi ise kâğıt üzerinde daha kapsamlı ve iddialı bir aşamaya işaret ediyor.
Ancak Mersin’e baktığımızda, tablo pek de bu politikaların hedeflediği yönde ilerlemiyor. Gerek devletten gerekse yerel idareden teşvikler var ama sonuç yok. Programlar açıklanıyor ama sahada karşılığı zayıf. Köyler yaşlanıyor, gençler valizini toplayıp kente geliyor. Demek ki sorun yalnızca “teşvik vermek” değil; teşviğin niteliği, sürekliliği ve gerçek hayatla uyumu.
Bugün Mersin kırsalında tarım ve hayvancılık ciddi biçimde gerilemiş durumda. Girdi maliyetleri artmış, küçük üretici ayakta kalamaz hâle gelmiş. Tarım artık gençler için bir gelecek vadetmiyor. Buna karşılık kent, sanayi ve ticaret yoğunluğuyla, düzensiz de olsa iş imkânı sunuyor. Sosyal yaşam, eğitim olanakları, kültürel hareketlilik de cabası. Genç nüfus için tercih neredeyse kendiliğinden şekilleniyor.
Göçü hızlandıran bir diğer boyut ise doğal ve çevresel faktörler. Kuraklık, toprak verimsizliği, iklim değişikliğinin etkileri ve zaman zaman yaşanan doğal afetler, tarımsal üretimi daha da kırılgan hâle getiriyor. Üretim düşünce gelir düşüyor, gelir düşünce köyde kalmanın anlamı kalmıyor. Buna bir de bölgesel eşitsizlikler ve güvenlik algısı eklendiğinde, göç kaçınılmaz bir seçenek hâline geliyor.
Sonuç olarak köyden kente göç, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar çok boyutlu bir süreç. Ekonomi, sosyal yaşam, çevre ve kamu politikaları iç içe geçmiş durumda. Mersin özelinde ise şu soru artık yüksek sesle sorulmalı: Kırsalı gerçekten yaşatmak mı istiyoruz, yoksa yalnızca istatistiklerde güzel görünen teşvik paketleri mi açıklıyoruz?
Eğer bu gidişat değişmezse, önümüzdeki yıllarda büyüyen bir şehir ama çözülemeyen kent sorunları, boşalan köyler ve kaybolan üretim kültürüyle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz. Göçü yalnızca rakamlarla değil, insan hikâyeleriyle ve sahadaki gerçeklerle okumak zorundayız. Aksi hâlde, her yeni nüfus sayımı bize aynı soruyu sordurmaya devam edecek: Bu kalabalık nereye gidiyor?