Memleketin gündemi o kadar hızlı değişiyor ki, dünün “yok artık” dedirten haberi bugün “e, normal…” kıvamına geliveriyor. Ama kabul edelim, Mersin Büyükşehir Belediyesi Aşevinde yaşanan son hadise, bu reflekslerimizi bile bir anlığına durdurdu: Yarış atından kavurma yapılması.
Evet, yanlış duymadınız. Hani filmlerde olur ya, “zengin fakire yardım ederken bir yandan da ne yediğini sorgulatır” sahneleri… Bizde sahne biraz daha yerli ve milli: Yardım var, aş var ama içinde ne var sorusu biraz sürprizli.
Şimdi kimse yanlış anlamasın. Aşevi dediğimiz yer, sosyal belediyeciliğin en görünür yüzlerinden biridir. Orada kaynayan kazan, sadece yemek değil; dayanışma, merhamet ve kamu vicdanıdır. Fakat bu son olay, kazanın içine biraz da “absürt mizah” katmış gibi görünüyor. Çünkü mesele yalnızca bir et meselesi değil; mesele, o etin hikâyesi.
Yarış atı… Yani düne kadar pistte alkışlanan, üstüne bahisler oynanan, adıyla şanı olan bir hayvan. Bir gün koşuyor, ertesi gün kavruluyor. Bu kadar hızlı kariyer değişimini ne Cristiano Ronaldo gördü ne de mahalle arasındaki topçu Mehmet.
İşin ironik tarafı şu: Türkiye’de et fiyatlarının geldiği nokta malum. Vatandaş kasaba uğramadan önce bir tür psikolojik hazırlık yapıyor. “Bugün kırmızı etle göz göze gelebilecek miyim?” diye kendine soruyor. Hal böyleyken aşevinde çıkan bu “özel menü”, ister istemez akıllara şu soruyu getiriyor: “Acaba bu iş bir tasarruf yöntemi mi, yoksa ‘menüyü çeşitlendirelim’ çabası mı?”
Yetkililerden gelen açıklamalara bakınca işin teknik boyutları anlatılıyor: “Uygunluk, denetim, prosedür…” Elbette bunlar önemli. Ama vatandaşın zihnindeki asıl soru çok daha basit: “Kardeşim, bu nasıl oldu?”
Çünkü kamu yönetimi dediğiniz şey sadece mevzuata uygunlukla ölçülmez; aynı zamanda toplumsal algı ve güven meselesidir. Siz ne kadar “her şey usulüne uygun” derseniz deyin, eğer ortaya çıkan tablo vatandaşın aklına yatmıyorsa, orada bir iletişim sorunu var demektir.
Bir de işin kültürel boyutu var. Bu topraklarda at, sadece bir hayvan değildir. Tarih boyunca savaşın, yolculuğun, sadakatin sembolü olmuştur. Hani “At, avrat, silah” diye bir deyim vardır ya… İşte o üçlemenin ilk sırasında yer alan bir varlıktan bahsediyoruz. Şimdi bu sembolü alıp kavurma tavasına koyunca, ister istemez ortaya biraz tuhaf bir görüntü çıkıyor.
Tabii mizah burada devreye giriyor. Sosyal medyada olay patladıktan sonra yapılan yorumlar, memleketin bitmeyen espri gücünü bir kez daha kanıtladı. “Bugün ne var?” diye soranlara “Koşan değil, koşmuş var” diyen mi ararsınız, “Menüde sprint kavurma var” diye yazan mı… Gülsek mi ağlasak mı bilemedik.
Ama işin özü şu: Bu olay, küçük gibi görünen ama aslında büyük bir sorunun işareti olabilir. Denetim mekanizmaları ne kadar sağlıklı işliyor? Kamu kurumları kriz iletişimini ne kadar doğru yönetiyor? Ve en önemlisi, vatandaşın güveni ne durumda?
Çünkü güven dediğiniz şey, aşevindeki bir tabak yemek gibidir. İçine ne koyduğunuz kadar, onu nasıl sunduğunuz da önemlidir. Eğer o tabakta soru işareti varsa, en güzel yemek bile boğazdan zor geçer.
Son söz niyetine: Bu memlekette mizah hiçbir zaman tükenmez. Ama keşke bazı konular sadece mizah malzemesi olmasa. Aşevi kazanında kaynayan şey sadece yemek değil; aynı zamanda kamu vicdanıdır. O vicdanın içine de ne koyduğumuza biraz daha dikkat etsek fena olmaz.