“Ekonomi istikrara kavuştu” deniliyor. Peki o zaman soralım: Neden vatandaş kazandığını yaşamaya değil, borcun faizine veriyor?
Bugün Mersin’de de, Türkiye’nin dört bir yanında da tablo aynı. Maaş daha hesaba yatmadan kredi kartı ekstresi kapıda. Asgari ücretle geçinmeye çalışan bir aile için ay sonunu görmek bile artık başarı sayılıyor. Elektrik, su, doğalgaz, kira, gıda… Hepsi zamlı. Gelir artmıyor ama borç katlanıyor. Bu mudur istikrar?
Ekonomik istikrar, vatandaşın geleceğini planlayabilmesidir. Oysa bugün insanlar yarınını değil, yalnızca bir sonraki ödeme tarihini düşünüyor. Bankaların faiz gelirleri rekor kırarken, vatandaşın sofrası her ay biraz daha küçülüyor. Mersin’de esnaf siftah yapmadan dükkân kapatıyor, gençler iş bulamadığı için hayata borçla başlıyor, emekliler kredi kartıyla pazara çıkıyor.
Borç artık istisna değil, yaşam biçimi hâline geldi. Kredi kartları temel ihtiyaçların finansman aracına dönüştü. Vatandaş borçlanarak ayakta durmaya çalışıyor ama kazancının önemli bir kısmı faize gidiyor. Ürettiği, çalıştığı, emek verdiği para bankalara akıyor. Bu tabloya “istikrar” demek, gerçeği görmezden gelmektir.
Eğer ekonomi gerçekten istikrarlı olsaydı, insanlar borç kapatmak için borç almazdı. Eğer refah tabana yayılmış olsaydı, emekli torununa harçlık vermek için kredi çekmezdi. Eğer adaletli bir gelir dağılımı olsaydı, gençler gelecek hayallerini taksitlendirmek zorunda kalmazdı.
Mersin sokaklarında konuşulan ekonomi ile ekranlardan anlatılan ekonomi birbirine benzemiyor. Vatandaşın cebindeki boşluk, istatistik tablolarıyla dolmuyor. Faiz sarmalına düşmüş bir toplumda sosyal huzurdan, ekonomik dengeden söz etmek mümkün değildir.
Bu nedenle mesele sadece rakamlar değil, hayatın kendisidir. Kazandığını faize veren bir toplum istikrarlı değil, borçludur. Ve borçla sürdürülen hiçbir düzen kalıcı değildir. Gerçek istikrar, vatandaşın borçla değil, emeğiyle yaşayabildiği gün başlayacaktır.