Geçtiğimiz hafta sonunu Mersin'in Boğsak Koyu'nda geçirdim. Hava deseniz on numara, deniz cam gibi, doğa kartpostallık… İnsan "İyi ki gelmişim." diyor. Ta ki sahile inene kadar...
Bir bakıyorsunuz denizin üzerine iskele kurulmuş. Biraz ilerliyorsunuz, kumsal şezlonglarla doldurulmuş. Kendi şemsiyenizi açmaya kalkıyorsunuz, sanki birinin bahçesine girmişsiniz gibi rahatsız edici bakışlarla karşılaşıyorsunuz. Oysa girmeye çalıştığınız yer bir işletmenin özel mülkü değil; bu ülkenin vatandaşına ait ortak kullanım alanı.
Bazı işletmeler öyle bir özgüvene ulaşmış ki, kıyıyı kiralamamış olsalar bile sahiplenmiş durumdalar. Deniz onların, kum onların, gölge onların... Vatandaşa ise ancak ücret öderse birkaç metrekarelik yer düşüyor. Yakında denize ayağınızı sokmadan önce de fiş kesmeye başlarlarsa kimse şaşırmasın.
Üstelik bu manzara yalnızca Boğsak'a özgü değil. Mersin'in neredeyse bütün sahil şeridinde benzer görüntüler var. Restoranlar, kafeler, beach clublar, oteller... Her biri kamunun ortak alanından kendine pay çıkarma yarışında.
Geçtiğimiz günlerde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının Mersin'in 321 kilometrelik sahil bandında yaptığı incelemelerde 779 kaçak yapı tespit edildiği ve bunların yıkılacağı açıklandı. Açıkçası bu haberi okurken sevindim ama temkinli bir sevinçti bu. Çünkü daha önce de benzer açıklamaları çok duyduk. Sorun tespit etmek değil, tespit edilenleri gerçekten ortadan kaldırabilmek.
Oysa mevzuat son derece açık. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu'na göre kıyılar devletin değil, milletindir. Hiç kimse kıyıyı çevirip "Bundan sonrası bana ait." diyemez. Hiç kimse vatandaşın ücretsiz yararlanacağı alanı ticari kazanç kapısına dönüştüremez.
Ne yazık ki Mersin, kıyı kenar çizgisi ihlallerinin en yoğun yaşandığı kentlerden biri haline geldi. Yıllar içinde plansız yapılaşma, denetimsizlik, kontrolsüz turizm yatırımları ve ikinci konut furyası kıyıları adım adım işgal etti. Üstelik mesele yalnızca birkaç kaçak yapıdan ibaret değil. Bu aynı zamanda çevrenin tahribi, şehir estetiğinin bozulması ve vatandaşın anayasal hakkının gasp edilmesi anlamına geliyor.
Bugün sahili işgal eden işletmeleri eleştiriyoruz ama dürüst olalım; bu tablonun mimarı sadece onlar değil. Geçmişte göz yumanlar, izin verenler, denetlemeyenler ve "Bir şey olmaz." anlayışı da en az işgali yapanlar kadar sorumludur. Çünkü hukukun uygulanmadığı yerde cesaret, maalesef kurallara uyanlarda değil, kuralları çiğneyenlerde oluşuyor.
Denizin sesi herkese aynı huzuru verir. Dalgalar kıyıya vururken kimseye ayrıcalık tanımaz. Öyleyse kıyılar da ayrıcalıklı birkaç işletmenin değil, tüm Mersin halkının olmalıdır.
Kıyılar satılık değildir. Kiralık da değildir. Kıyılar, çocukların ücretsiz koştuğu, ailelerin gönül rahatlığıyla oturduğu, vatandaşın "Acaba biri gelip kaldırır mı?" endişesi yaşamadan denizin tadını çıkardığı yerlerdir. Devlet şimdi bu işgallere gerçekten "Dur" diyebilirse kazanan yalnızca Mersin olmayacak; hukuk da, çevre de, vatandaş da kazanacaktır.