Tarsus’un tarihi evleriyle aramızda tuhaf bir ilişki var.
Biz onları çok seviyoruz.
Öyle böyle değil…
Her fırsatta “Tarsus’un tarihi dokusu”, “kültürel miras”, “turizm potansiyeli”, “tarihi kent kimliği” diyoruz.
Fotoğraf çektiriyoruz.
Broşürlere koyuyoruz.
Tanıtım filmlerinde gösteriyoruz.
Toplantılarda anlatıyoruz.
Sonra da…
Evleri kendi kaderine bırakıyoruz.
Tarsus’un eski sokaklarında dolaşırken bunu açıkça görmek mümkün. Bir zamanlar içinde insanların yaşadığı, çocukların büyüdüğü, kapısının önünde komşulukların yapıldığı tarihi evler bugün ayakta kalabilmek için adeta zamana direniyor.
Kiminin çatısı çökmüş.
Kiminin duvarı çatlamış.
Kiminin ahşapları çürümüş.
Kiminin penceresinden artık evin içine değil, gökyüzüne bakılıyor.
Ama merak etmeyin!
Bunların hepsi için mutlaka bir proje vardır.
Çünkü bizde proje sıkıntısı yok.
Proje çok.
Hatta bazen projenin kendisinden daha uzun ömürlü olan tek şey, projenin “yakında” başlayacağına dair açıklamalardır.
Tarihi ev ise bekliyor.
Bir yıl…
İki yıl…
Beş yıl…
Onlarca yıl…
O evin restorasyon beklerken yaşlanmasına bile gerek yok. Zaten yaşlı!
Biz sadece biraz daha bekletiyoruz.
Belki kendiliğinden restore olur diye!
Şaka bir yana, Tarsus’un tarihi evleri meselesi artık “eski binaları nasıl koruruz?” sorusundan çok daha büyük bir mesele.
Bu, Tarsus’un kent kimliğini koruyup koruyamayacağı meselesidir.
Çünkü tarihi bir ev yalnızca dört duvar ve bir çatı değildir.
O evin kapısıdır.
Cumbasıdır.
Taş sokağıdır.
Avlusudur.
Penceresidir.
Yanındaki evdir.
Karşısındaki dükkândır.
O sokakta yaşayan insanların hikâyesidir.
Kısacası bir kentin hafızasıdır.
Hafızayı kaybederseniz geriye yalnızca beton kalır.
Betonun ise hatırası olmaz.
Dünyanın birçok kentinde insanlar yüzlerce yıllık sokakları görmek için para ödüyor.
Tarihi evler restore ediliyor, kafeler açılıyor, butik oteller oluşturuluyor, sanat atölyeleri kuruluyor, sokaklar turizme kazandırılıyor.
Biz ise elimizdeki tarihi evlerin önünden geçerken bazen başımızı çeviriyoruz.
Çünkü bakarsak üzülüyoruz.
Üzülmeyelim diye bakmıyoruz.
Sonra da turizm toplantılarında aynı cümleyi kuruyoruz:
“Tarsus’un turizm potansiyeli çok yüksek.”
Potansiyel gerçekten yüksek.
Ama potansiyelin üzerinde biraz fazla uyuyoruz!