Bazı haberler vardır; okursunuz, içiniz acır. Bazı haberler ise vardır ki yalnızca içinizi acıtmaz, insanın yüreğine oturur.
Girne açıklarında yaşanan gemi faciası da işte böyle bir haber…
Denizin üzerinde başlayan bir yolculuk, geride tarifsiz bir acı, gözyaşı ve cevap bekleyen onlarca soru bıraktı. Yitip giden canların yakınlarının feryatları, haykırışları ve “Neden?” diye soran gözleri ise hepimizin yüreğini dağlıyor.
Çünkü insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Bu facia gerçekten engellenemez miydi?
Elbette denizdir… Hava şartlarıdır… Teknik arızadır… Kaza dediğimiz şey bazen gerçekten öngörülemeyen bir anda karşımıza çıkabilir.
Ama tam da bu nedenle denetim vardır.
Gemiler neden denetlenir? Can yelekleri, filikalar, motorlar, telsizler, seyir sistemleri, personelin yeterliliği ve geminin taşıma kapasitesi neden kontrol edilir?
Çünkü bir şeylerin yanlış gittiğini felaketten önce görmek içindir denetim.
Biz ise çoğu zaman denetimi, felaketin ardından hatırlıyoruz.
Deprem oluyor; enkazın altında canlarımızı yitiriyoruz. Sonra dönüp bakıyoruz: Yapılması gereken denetimler zamanında yapılmış mı?
Sel oluyor; insanlar evlerinde, araçlarında mahsur kalıyor. Sonra görüyoruz ki dere yatakları yeterince temizlenmemiş, suyun önünü açacak yapılaşmalara göz yumulmuş.
Uçak kazası oluyor, tren kazası oluyor, toplu taşıma araçlarında facialar yaşanıyor…
Sonra aynı cümleler kuruluyor:
“Gerekli inceleme başlatıldı.”
“Soruşturma sürüyor.”
“Sorumlular hesap verecek.”
Ve çoğu zaman bir de o meşhur cümle geliyor:
“Yaralar sarılacak.”
Peki ya yitip giden canlar?
Onların yarası nasıl sarılacak?
Bir annenin evladını, bir evladın annesini, bir eşin hayat arkadaşını kaybetmesinin yarasını hangi açıklama sarabilir?
Hiçbir açıklama…
Hiçbir taziye mesajı…
Hiçbir soruşturma…
Hiçbir makam ziyareti…
Çünkü bazı kayıpların telafisi yoktur.
İşte bu yüzden asıl mesele, felaket olduktan sonra yaraları sarmaktan önce, felaket yaşanmadan gerekli önlemleri almaktır.
Girne açıklarında yaşanan gemi faciası da bu açıdan yalnızca bir deniz kazası olarak görülmemeli.
O gemiyle ilgili kamuoyunun zihninde oluşan soru işaretlerinin tamamı, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde cevaplandırılmalıdır.
Geminin teknik durumu nasıldı?
Gerekli kontroller zamanında yapılmış mıydı?
Taşıma kapasitesi, mürettebatı ve güvenlik ekipmanları mevzuata uygun muydu?
Geminin seferine izin verilirken hangi kontroller gerçekleştirilmişti?
Denetim yapılmışsa ne bulunmuştu; yapılmamışsa neden yapılmamıştı?
Bunlar yalnızca yitip gidenlerin yakınlarının değil, hepimizin hakkı olan sorular.
Çünkü bugün o gemide başkasının yakını vardı.
Yarın bizim yakınımız olabilir.
Denetim, bürokratik bir formalite değildir.
Bir imza atıp dosyayı kapatmak hiç değildir.
Denetim; bir insanın evine, işine, okuluna, otobüsüne, uçağına, trenine, gemisine sağ salim dönmesini sağlayan en temel kamu sorumluluklarından biridir.
Ve denetim yapılmıyorsa, eksik yapılıyorsa ya da “nasıl olsa bir şey olmaz” anlayışıyla geçiştiriliyorsa, ortaya çıkan sonuç yalnızca bir ihmal değildir.
Biz artık deprem olduktan sonra bina denetlenmesini, selden sonra dere yatağının temizlenmesini, kaza olduktan sonra araçların kontrol edilmesini, gemi battıktan sonra güvenlik önlemlerinin tartışılmasını istemiyoruz.
Biz, insanlarımız ölmeden önce denetim istiyoruz.
Çünkü devletin ve yetkililerin asli görevi, yalnızca felaket sonrasında olay yerine gidip “yaraları saracağız” demek değildir.
Asıl görev, o yaraların hiç açılmaması için gerekeni yapmaktır.
Girne açıklarında hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum.
Ama bir dileğim daha var:
Bu facianın ardından yalnızca gözyaşları dökülmesin.
Sorular da sorulsun.
Cevaplar da verilsin.
Eksiklik varsa ortaya çıkarılsın, sorumluluk varsa yerine getirilsin.
Ve en önemlisi…
Bu ülkede yaşayan insanlar bir sonraki felaketi beklemek zorunda kalmasın.
Çünkü artık hepimizin çok iyi bildiği acı bir gerçek var:
Felaketlerden sonra alınan önlemler, çoğu zaman hayatını kaybedenlere değil; henüz kaybetmediklerimize yarıyor.
Oysa mesele, hiç kimseyi kaybetmemek olmalıydı.