Birkaç yıldır katıldığım turlarla farklı ülkeleri görme şansım oldu.
Balkan ülkeleri, Yunan Adaları, Fas ve İskandinavya ülkeleri.
Hepsinde de hayran olduğum iki özellik beni can evimden vurdu.
Yeşille barışık kentler ve tarihe duyulan saygı.
Buldukları her boş alanı yeşillendirmiş bu kentler; çiçeklerle ağaçlarla çimlerle.
Rengarenk ve yemyeşil kentler.
Nasıl da imreniyor insan.
Ülkeler ve kentler arasında yolculuk ederken yeşilin her tonunu hayranlıkla izliyorsunuz.
İçiniz açılıyor, yüzünüzde bir gülümseme, içinizde huzur.
Kentler rengarenk çiçeklerle donatılmış.
Her mağazanın her dükkanın önü adeta bir çiçek serası.
Bakmaya, koklamaya doyamıyorsunuz.
Peki ya tarih?
Metropol kentler dahil gittiğiniz her yer buram buram tarih kokuyor.
Hemen her tarihi yapı korunmuş.
Sanki üzerlerinden yüz yıllar geçmemiş gibi.
Tarihlerine sahip çıkmışlar.
Tarihlerine saygı duymuşlar.
Tarihlerini korumuşlar.
Eski yapıları restore edip turizmin hizmetine sunmuşlar.
Ve dünyanın her köşesinden insanlar, bu yapıları görmek için bu kentlere akın ediyor.
Turizmden milyarlarca euro gelir elde ediyorlar.
Hatta talep öyle büyük ki, bazı ülkeler turizmi sınırlama yoluna bile gidiyor artık.
Nasıl da imreniyor insan.
***
Peki ya bizim ülkemiz?
Her köşesinden tarih fışkıran Türkiye,
Adeta açık hava müzesi olan bu muhteşem ülke ne durumda?
Kadim uygarlıklara ev sahipliği yapan,
Gün yüzüne çıkan buluntularla tarihi değiştiren,
Denizi, güneşi, dağları, ovalarıyla eşsiz bir ülke Türkiye.
Ama rant uğruna doğa ve tarih yok ediliyor hep güzelim ülkemde.
Ormanlar, yüzlerce yıllık zeytinlikler maden sahalarına kurban ediliyor.
Deniz kıyıları, Çin Seddi gibi uzanan beton yığınlarıyla talan ediliyor.
Restorasyon adı altında yapılan akıl almaz uygulamalar tarihi binaların canına okuyor.
Binlerce yıllık yapılar, pvc ve alçıyla sözüm ona restore ediliyor.
Tarihin üzerine cila gibi bir güzel sıva çekiliyor.
Nasıl da içi acıyor insanın.
***
Geçmişte yapılan hatalar, görmezden gelmeler, önemsememeler birçok tarihi alanı, yapıyı silip süpürmüş.
Fazla uzağa gitmeye gerek yok.
Mersin’in göbeğindeki Soli Pompeiopolis Antik Kentine bakmak yeterli.
Son yıllarda yapılan kazılarla inanılmaz tarihi değerler ortaya çıkarıldı bu alanda.
Ancak, bu kazılara gelene kadar imara açıldı alan.
Tarihin üzerine çok katlı binalar dikildi.
Hatta hazine değerindeki tarihi taşlar bu binaların temellerinde kullanıldı.
Oysa tarihimize sahip çıksaydık, şu anda dünyanın sayılı turizm alanlarından biri olurdu Soli Antik Kenti.
Mersin-Anamur arasında yol boyunca kale kalıntıları görürsünüz, bakımsız.
Kaderine terk edilmiş.
Tarihi taş duvarlar, köy ve kasaba evlerinin çiti olmuş.
Ne acı!..
Peki şimdi ne yapıyoruz?
Mersin’in bağrına bir hançer daha saplıyoruz.
Yeşille mavinin buluştuğu, muhteşem bir koya sahip Tisan Yarımadasını da betonla kaplıyoruz.
Yarımadada onca isyana aldırmadan tam bin 79 konut ve otel projesi son hızla ilerliyor.
Canım doğa katlediliyor bir kez daha.
Ne tarihe saygı var ne doğaya..
Böyle devam ederseniz gelecek nesillere hiçbir şey bırakmayacaksınız geride.
Yazık, çok yazık!..