Devletler sadece silah gücüyle kurulmaz. Silah gücü ile de muhafaza edilemez.
Eğer öyle olsaydı, tarihin gördüğü en büyük kara imparatorluğunu kuran Cengiz Han'ın devleti, kurucusunun ölümünden kısa süre sonra parçalanıp gitmezdi.
Osmanlı ise altı asır hüküm sürdü. Bunun sebebi yalnızca topu, tüfeği, kılıcı değildi. Ordularının büyüklüğü hiç değildi. Kalelerinin muhkem surları da değildi. Çünkü dünyada çok ordular vardı. Çok kaleler vardı. Çok fatihler, çok kumandanlar geçti bu dünyadan.
Subutay vardı. Cuci Han vardı. Hannibal Barca vardı. Napolyon Bonapart vardı.
Nice mareşaller...Nice generaller...Nice yenilmez sanılan ordular...Nice aşılmaz denilen kaleler...Ama bugün hepsi tarihin tozlu raflarında birbirine karışmış durumda. Kimi bir dipnot olmuş. Kiminin adı bir harabede taşa. Kimi de okul kitaplarında birkaç satırlık yazıya.
İşin özü “Kılıç fetheder, adalet muhafaza eder.”
Osmanlı'yı ayakta tutan asıl güç, bir köylünün kadı kapısından içeri girerken duyduğu güven duygusuydu. Bir Ermeni tüccarın, Rum balıkçının, Yahudi sarrafın, Arap köylünün, Kürt çobanın, Türk göçerin, devlet kapısına vardığında: "Kadı beni dinler, hakkımı korur." diyebilmesiydi. Batılı tarihçilerin Paks-Ottoman dediği şey biraz da buydu.
Barış demek yalnızca savaşsızlık hali değildir. İnsanların yarınından endişe etmemesi ve korkmamasıdır. Malından, canından ve hakkından emin olmasıdır. Devletin gerçek gücü ordusundan değil; yurttaşlarının devlete duyduğu güvenden gelir.
Fakat XVII. yüzyılda bir şey oldu. Önce pazar terazisinin ayarı bozuldu. Sonra liyakat terazisinin. Ardından teraziyi tutan ellerin. Bilahare sikkenin ayarı bozuldu. Hazine-i Hümayundaki altın ve gümüşün. En sonunda da toplumun. Kadı makamı ilimle değil, iltimasla anılmaya başladı. Enderunlu ile alaylı birbirine düştü. Yeniçeri kazan kaldırdı. Devletin damarlarında dolaşan nizam intizam bozuldu. Başıbozukluk memleketi sardı. Devlet zayıfladı. Bazı yerlerden hüküm alındı-satıldı. Rüşvet, irtikâp, iltimas kanunlardan daha hızlı işlemeye başladı. Mahkeme kapılarında hak değil, nüfuzlu tanıdık aranmaya başlandı. Terazinin bir kefesine deliller konuluyordu. Öbür kefesine keseler.
Ve ne gariptir ki, keseler daha ağır geliyordu. İşte çürüme, yozlaşma ve gerileme böyle başladı. Ne bir savaşla... Ne bir depremle... Ne de bir kıtlıkla...
Adalet terazisinin ayarının bozulmasıyla.
Çünkü adalet bozulduğunda yalnızca mahkemeler bozulmaz. Yalnızca adil yargılanma hakkı zedelenmez. Vergi bozulur. Ticaret bozulur. Eğitim bozulur. Liyakat bozulur. Ahlâk bozulur. Devlet daireleri bozulur. Sonra insanlar bozulur. Çünkü vatandaş devletin adil olmadığına inandığı gün, dürüst olmanın yükünü taşımak istemez. Herkes kısa yolu arar. Kural değil torpil konuşur. Hak değil tanıdık konuşur. Ve o gün devlet görünürde ayaktadır. Fakat ruhu çoktan hastalanmıştır.
"Adalet mülkün temelidir."
İşte bu söz mahkeme duvarlarına süs olsun diye yazılmadı. Devletlerin ömrünü anlatmak ve hatırlatmak için yazıldı. Nasıl ki bir binanın bütün yükü temel üzerine binerse, bir devletin bütün yükü de adalet üzerine biner. Savaşlar... Kıtlıklar... İsyanlar... Doğal afetler... Ekonomik buhranlar... Hepsi bu devlet denilen binanın temelinin taşıdığı yüktür. Temel sağlam olduğu müddetçe bina ayakta kalır. Fakat adalet denilen temel çatlamaya başladığı anda, ilk önce duvarlar yarılır. En sonunda insanlar enkazın başında toplanıp: "Bu kadar büyük devlet nasıl yıkıldı?" diye sorar. Oysa cevap yıllar önce verilmiştir.
Temeldeki ilk adalet taşı yerinden oynadığı gün.
Temel gidince... Ne mülk kalır. Ne devlet.